[231111.1044]

Bachmann

Ivan’ı düşünüyorum.

Aşkı düşünüyorum.

Damardan verilen gerçeği.

Ve bunun etkisinin ne kadar kısa sürdüğünü.

Bir sonraki,daha yüksek dozu.

Sessizliğin içinde düşünüyorum.

Vaktin geç olduğunu düşünüyorum.

İyileşmez artık. Ve çok geç.

Ama hayatta kalıyorum ve düşünüyorum.

Ve düşünüyorum ki, gelen Ivan olmayacak.

Ne gelirse gelsin, farklı olacak.

Ben Ivan’da yaşıyorum.

Ivan’dan sonrasını değil.

[161111.1756]

Bilge Karasu - Gece

” Seni, lavanta kokulu bir sabunda, bir kavun diliminde, açık, ucu gümüş rengi bir çorapta, bir yasemin dalında, adını bilmediğim, bilmemekten utanç duyduğum halde öğrenmek istemediğim sabun kokulu, el büyüklüğünde bir çiçeğin açışında, yıkık kemerlerde uyuklayan kedilerde, gecenin soğumuş kumunu döven, patlayan dalgaların sesinde, günün ilk ağartısında - karanlık saatler boyunca dağıtıp durduğun yatağında sabahın serinliği çıplaklığına işlemeye başlarken- uyanmadan çektiğin, örtündüğün bir çarşafın ılık mutluluğunda bulacağım, dirim içimden çekilesiye. Kokularım,seslerim,görüntülerim,anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde “uyanmadın mı daha?” dediğim zaman “ne gereği var?” diyen ilk insansın bana.

[150611.1607]

Sarıp sarmalanmayı; eli belimde geziyoruz sokaklarda. Tutup omzumu sıkıyor kendine doğru. Çok zor dönemlerden geçtik, şimdi beraberiz. Sol kulağımda fısıltısı. Görüp duymayı; gözüm uzaklara dalıyor, kafasını sağa sola çevirip onu duyup duymadığımı sordu. Sen olmasan hayatımı beğenmiyorum derdim. Bunu söyleyemem, sana haksızlık ederim dedim. Durup bitmeyi;  sokakta, taş döşeli rampa bir zeminde uzanıyorum. Ya delirmeliyim ya ölmeli.

[011110.1631]

ofiyolit

Mevsimlerin değiştiğini bilirim

Kaybettiğim bir huzur gibi

Sıcak ve soğuğun ardalanması

Deformasyona uğratır

Böylece şahit olursun aylara

Tıpkı bir mevsim gibi

Ardalanır aşkın sıcağı ve soğuğu

Açıp solar huzurun

Bir mevsimlik çiçek gibi.

[211010.1633]

Ve doğruluruz her karanlıkta

Sarsılmanın yakın imgesinde.

Bu şehrin insanları dostum

Yokuşları mutsuz çıkıp da

mutlu mu inerler?

Hayal çiçeklerini mi koklarlar

kafes içkievlerinde?

İletilir mi bengi ay?

Öyle ya güneş de yorar

Çalışmak gibi.

Bundan işte izbe yalnızlığı

Kaçkın bocalayanlar öyle

Kentlerle köyler arası.

Sarı yayılmış hücrelere

Korkunç uzanır günler

Durdukça çorak gecelere

Rüzgar ne katar varlığa

Yabanıl dönüşlerle?

Yüreğin burkulması,

Göz dayanıksızlığı,

Aşk azlığı…

N. Marmara

[181010.1718]

Dinle susturduğun geceyi.

Silmek ve bilmek artık

Görevin tutmamak arzuyu senin olmayan

dokunmalar ve umarsız bakışınla,

Çünkü zaman ben’im, yaralıyım.

Nilgün Marmara

[181010.1645]

I

Çiçek dediğin kapalı durur.

Yoksa vaktini soğuruyorlar saatinin

                      ya suyla ya karayla,

                      bütün sevgililer.

Birden çalıyorlar örtülerini

                      kusurunun,ya devle

                      ya cüceyle.

II

Ben o zaman dutlarımı yiyordum,

                      susku ve güzellik için,

                      dönüşüyordum bir bülbüle

                      kanadından kalem sunan,

Yazı çağırıyordum

                       ve biliyordum yine

                       yeğdir kapanması çiçeğin.

III

Bir bütün yastığımız bile yoktu,

Birliktelik yüzünün görünmez tansığını

                       iliştirebileceğimiz.

Herkes yineliyordu,

                       “Bu ne çok renk yüzünüzde,

böyle ışıltı-Yitmek bakmak-“

Oysa renk demetleri ölümlerimizdi birlikte,

İçine gizlendiğim ve orada değillendiğim!

Nilgün Marmara

[120910.0848]

Aslı Erdoğan- Taş Bina ve Diğerleri

“Ben ne arıyordum orada? Ben diye bir şey kalmamıştı ki…İçimdekilerin hiçbiri bu sözcüğü üstlenemez,bir diğeriyle yüz yüze gelip bütünleşemez, bir yazgının sürekliliğini, bir hikayeyi sonuna dek taşıyamazdı.”

“ Düş kurmuş olamazdık, çünkü çoktan tüketmiştik düşlerimizi. Bir araya gelebilseydik-ki hiç gelemedik-onun darmadağın imgelerini toparlayabilir,şu senden bu benden diyerek ete kemiğe büründürebilirdik. Yarıda kesilen öyküsünü kendimizinkinden birer cümleyle tamamlayabilir,onu kurtarabilirdik. Belki de yapamazdık. Yitirdiğimiz,sonsuza dek yitirdiğimizdi o,çoktan yitirdiğimiz,yitireceğimiz her şeydi.” 

“Onu son gördüğümde ağırlaşmışçasına  öne düşmüştü başı. Saçları alnını,gözlerini örtüyordu. En korktuğum, o an bakışlarını kaldırıp bana bakmasıydı. En korktuğum… En çok istediğim de buydu, bakması, görmesi, bir sözcük mırıldanmasıydı. Bir işaret,bir sitem, bir veda… Hiçbirini yapmadı. İşte böyle bıraktı gözlerini bende. Bırakacak başka kimsesi olmadığı için.”

“Akrebi düşmüş, yelkovanınsa sürekli aynı çemberde dönüp durduğu yekpare,bitimsiz bir Şimdi’de kıstırılmıştım. Kırbaçlana kırbaçlana kan içinde kalmış saatler,bağlandıkları ağır yürü artık çekemiyor, ileri ya da geri adım atamıyor,zamanı yerinden kıpırdatamıyordu. Dünyanın haksızlıkla, zorbalıkla tıka basa olduğunun sanki önceden farkında değil miydim?”

“Sonra senin sesini tanıdım,sende cisimlenen hiç kimsenin sesini. İlmik ilmik yalnızlıktan ördüm seni,ilmik ilmik söktükleri ruhumdan, sana kendi ismimi verdim. Al onu, lütfen.  Al onu BENDEN!”

[100910.1325]

Duvarın Berisinden

Seni senden ayıran duvar, soğuk ve ıslaktır,delik deşiktir,binlerce elin kazıdığı,zamanın ve başka binlerce elin sildiği sözcüklerle doludur. Gülkurusu rengi parmak izleriyle. Kızıllıkları,kıvrımları, dikenleriyle salkım salkım açmış, çabucak kurumuş külleri belleğin… O taş duvarın öte yanından konuşur seninle en gerçek sesin. ‘Burada mısın?’ diye çağırır seni, ‘merak etme, çok geç kalmayacağız,’ der, avutur, yatıştırır. Annenin söylediği ninnileri hatırlatır, ama dua edercesine ya da ağıt yakarcasına söyler onları. Sözcükler bulup çıkarır dilin kafeslerinden, tutunup dik durabileceğin, karanlıkta bir mum gibi tutuşturabileceğin, avuçlarının içinde saklayıp okşayabileceğin sözcükler. Duvarlar katılaştıkça düşlerin genişler. Gökyüzünde yürürsün, kırlarda, kumsallarda, suların üzerinde yürür,yürür, yürürsün. Çılgınca , doludizgin koşmak zorundadır düşgücünün  atları,seni içine çekip almış, taşlara doğru fırlatmış bu girdaptan daha hızlı koşmak zorundadır. Uğursuz bir lekeyi, bir zamanlar sevilmiş bir insanın gözlerine, dalları meyvelerle dolu bir ağaca,balta girmemiş ormanlara, kıtalara dönüştürür. Çöllere ve denizlere,kervanlara,ardı sıra ruhunu üflediğin yelkenlilere… Renk renk, imge imge, bitimsiz öykülere…Karşı kıyıya varamayacak,sabahı çıkaramayacak öykülere… Koskoca bir evren bulup yoğurur hiçlikten, gün doğarken,doğduğu yere,hiçliğe iade etmek için. Saf ışığın renginde bir dünyaya açarsın gözlerini.Açmak istersen. Sonra o ses,seni çağıran, avutan,senin adına çığlık atan,senin gecene karışan ses de sustuğunda yalnızlık bile yok olur.   Aslı Erdoğan- Taş Bina ve Diğerleri.

[030910.1945]

“Backup”

Gece gece hiçliğin içinde coşkuluyum. Kendi yitikliğimde heyecanlanıyorum. Elim ayağım titriyor, odanın içinde gezip duruyorum. Bu durumdan kurtulmaktan çok durup tadını çıkartmalıyım. Sinir krizinin eşiğinde, bir adım ötesinin tehlikesinin bilincinde. 

Bir cesede bakıp seni sevdim diyeceğim, hem de çok. Onu çürürken seyredeceğim. Elbette kayıtsız kalamam çürümeye karşı. O yanımda çürürken, ben de sevgimin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayacağım. Kendi içimde çürüyen duygularımın, cesede bakarak ne kadar gerçek olduğunu kanıtlayacağım. Ben katil değilim.